Denizli'de Pamukkale Travertenleri'nin hemen yanındaki Hierapolis Antik Kenti ve son yıllarda ziyaretçi kazanmaya başlayan Laodikya Antik Kenti dışında kazıları hala devam eden muhteşem bir antik kent daha var: Tripolis Antik Kenti!
Helenistik Dönem'de kurulan Tripolis Antik Kenti, Denizli'nin Buldan ilçesi yakınlarında yer almaktadır. Romalılar'dan önce Bergama Krallığı'na bağlı olan Tripolis, Bergama Kralı III. Attalos'un vasiyeti üzerine, M.Ö. 133 yılında, tüm Bergama toprakları ile birlikte Roma İmparatorluğu'nun hakimiyeti altına girmiştir.
Tripolis, Anadolu'nun eski uygarlıkları olan Frigya, Karya, Lidya topraklarının kesişim noktasında, Çürüksu Vadisi'nde yer almaktadır. Çürüksu Vadisi'nin geçmişteki adı Lykos Vadisi'dir. Menderes Nehri'nin bir kolu olan Lykos (Çürüksu) Nehri burada oldukça verimli bir ova oluşturmuştur.
Tripolis Antik Kenti'nde kazılar hala devam ettiğinden ve henüz resmi olarak ziyarete açılmadığından çok fazla bir şey göremeyeceğinizi düşünebilirsiniz. Ama burası çok büyük bir antik kent ve birçok yapı sapasağlam ayakta. Çürüksu Nehri'nin taşıdığı alüvyonların şehrin üstünü örtmesi bunda önemli bir etken olmuştur.
Tripolis Antik Kenti'nde beni en çok etkileyen şeylerden biri 2000 yıllık su boruları oldu. Tripolis, pişmiş topraktan yapılan borularla örülen muhteşem bir kanalizasyon ağına sahip. Elbette diğer Roma şehirlerinde de su boruları var, ama ilk defa Tripolis'te toprağın altındaki bu sistemi bu kadar net görme şansı buldum.
Burada hem temiz su hem de atık su için şehrin her yerine yayılan muhteşem bir ağ var.
Borular bu şekilde küçük parçalar halinde üretilip birbirlerine birleştiliyordu.
Tripolis'in 48,5x60 metre ölçülerinde olan oldukça büyük bir agorası var. Kazılar devam ettikçe burada kimbilir neler ortaya çıkarılacak diye düşünüyorum.
Devasa Agora'nın etrafını bu sütunlar kaplıyor.
Tripolis'te en çok hayranlık uyandıran şeylerden biri ise Agora'nın hemen yanında yer alan, zemini renkli taşlarla döşenmiş olan Stoa (sütunlu yol). Hayatımda gördüğüm en harika Stoa burası ve bana Tripolis'e kesinlikle gitmeliyim dedirten de bu Stoa oldu. Ama elbette buraya geldikten sonra Tripolis'te bundan çok daha fazlasının olduğunu gördüm.
Stoa'nın taş döşemelerinin yakından görünüşü ise bu şekilde.
Tripolis'in konut alanında ise tabanında harika mozaikler bulunan birçok konut yapısı yer alıyor.
Mozaikler dışında duvarların ve merdivenlerin muntazamlığı da hayranlık uyandırıyor.
Konut alanının önünden geçen caddeye döşenmiş olan taşlar da 2000 yıldır sapasağlam duruyor. İnsan bunu görünce günümüz teknolojisi ve imkanları ile döşenen kaldırım taşlarının neden 20 yıl bile dayanmadığını daha çok sorguluyor.
Tripolis'teki bu kemerli yapı da oldukça dikkat çekiyor. Bu yapının bir nevi kapalı çarşı gibi çeşitli malzemelerin üretildiği ve satıldığı işyerlerini barındırdığı düşünülüyor.
Tripolis Antik Kenti'ni gezdikten sonra çok tatlı bir şey yaşadım, onu da paylaşmak isterim. Antik kent alanının hemen bitişiğindeki tarlada köylüler üzüm kurutuyordu. Ağustos ayının dehşet sıcağında çalışıyorlardı.
Ben hem bu manzaraya şaşırdığım için hem de ne yaptıklarını yakından görmek için selam verdim. Sadece iki dakika sohbet ettik ve bana koca bir torba kuru üzüm verdiler. Çok mahcup oldum ve sonra İstanbul'da yaşamaktan Anadolu'nun o yüce gönüllülüğünü unuttuğumuzu fark ettim. Ben o üzümler bitene kadar her yediğimde onlara dua ettim. Güzel kalplerinin ve emeklerinin karşılığını alırlar inşallah.
Bu benim Denizli'ye dördüncü gelişimdi, önceki ziyaretlerim ile ilgili üç yazım daha var. Diğer yazılarımı okuyabileceğiniz bağlantıları aşağıya ekliyorum.

Yine harika bir yerden yine harika bir anlatım ve paylaşım yapmışsın, iyi ki varsın İlknur…
YanıtlaSilBirgün gelecek tarih senide yazacaktır…